7 Haziran 2012 Perşembe

TÜM RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

Barla Lahikası



O İLERİDE GELECEK ACİB (şaşılan, hayret uyandıran, benzeri görülmeyen) ŞAHSIN bir HİZMETKARI ve ONA YER HAZIR EDECEK BİR DÜMDARI (yardımcı kuvveti) ve OBÜYÜK KUMANDANIN PİŞDAR BİR NEFERİ (önden giden bir askeri) olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, s. 162)

Bediüzzaman bu ifadesinde Hz. Mehdi için, "İLERİDE GELECEK" sözlerini kullanmıştır. Bediüzzaman "gelmiş" veya "geldi" gibi kendi dönemini ve öncesini kasteden ifadelere yer vermemiştir; "ileride gelecek" diyerek Hz. Mehdi (a.s.)'ın kendi yaşadığı dönemden sonra geleceğini açıklamıştır. "İLERİDE" kelimesinin gelecek bir zamanı ifade etttiği son derece açıktır ve Bediüzzaman'ın bu konudaki düşüncesini hiçbir itiraza yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman bu sözüyle kendi yaptığı çalışmaların, Hz. Mehdi (a.s.)'a zemin hazırlayacağını ifade etmekte, kendisini bu mübarek zatın "HİZMETKARI" olarak nitelendirmektedir. Kuşkusuz ki bu son derece kesin bir açıklamadır. Eğer Bediüzzaman'ın, kendisinin Hz. Mehdi (a.s.) olduğu yönünde bir kanaati olsaydı, kendisini "Hz. Mehdi'nin hizmetkarı" olarak nitelendirmezdi. Çünkü "bir kişinin aynı anda hem Hz. Mehdi (a.s.) hem de onun hizmetkarı olabilmesi" mümkün değildir. Dolayısıyla bu ifade açıkça ortaya koymaktadır ki Bediüzzaman burada çok açık bir şekilde Hz. Mehdi (a.s.) olmadığını belirtmiştir.
Bediüzzaman burada "ONA YER HAZIR EDECEK" ifadesini kullanarak, Hz. Mehdi (a.s.)'ın kendisinden sonra gelecek bir kimse olduğunu bir kez daha açıklamıştır. Bilindiği gibi "hazırlık" bir şeyin öncesinde yapılan bir eylemdir. Halihazırda mevcut olan, hazır bulunan bir şey için hazırlık yapılması söz konusu değildir. Bediüzzaman da burada kendisinin "Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişinden önce böyle bir hazırlık içerisinde olduğunu" ifade etmektedir. Bu da Hz. Mehdi (a.s.)'ın, Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemde henüz ortaya çıkmamış olduğunu, bu dönemin bir "hazırlık devresi" olduğunu göstermektedir.

Kastamonu Lahikası


Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle HAZRET-İ İSA'NIN SEMAVİ NÜZULÜ (gökyüzünden inişi) KAT'İ (kesin) OLMAKLA BERABER; mana-yi işarisiyle (işaret ettiği manayla) başka hakikatleri (gerçekleri) ifade ettiği gibi bu hakikata da mucizane (mucizevi bir şekilde) işaret ediyor.
(Kastamonu Lahikası, s. 50)

Hz. İsa (a.s.)'ın ahir zamanda yeniden yeryüzüne gelecek olması Kuran-ı Kerim'de ve hadislerde bildirilen bir gerçektir. Bediüzzaman da bu gerçeği dile getirmekte, hadislerde Hz. İsa (a.s.)'ın yeniden dünyaya geleceğinin açıkça bildirildiğini söylemektedir. Bu, samimi olarak iman edenler için çok kıymetli bir müjdedir. Allah'ın izniyle, ahir zamanda yaşayan müminler bu mucizeye tanıklık edecek, aradan geçen 2000 yılın ardından Hz. İsa (a.s.)'ın tekrar yeryüzüne gelişine şahit olacaklardır.

Emirdağ Lahikası

O ZAT BÜTÜN EHL-İ İMANIN (iman edenlerin) MANEVİ YARDIMLARIYLA ve İTTİHAD-I İSLAM'I MUAVENETİYLE (İslam Birliği'nin yardımlaşmasıyla) ve BÜTÜN ULEMA VE EVLİYANIN (alimlerin ve velilerin) ve bilhassa AL-İ BEYT'İN NESLİNDEN (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) HER ASIRDA KUVVETLİ VE KESRETLİ (çok sayıda) BULUNAN MİLYONLAR FEDAKAR SEYYİDLERİN İLTİHAKLARIYLA (Peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası, s. 260)

Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin üçüncü görevini çok önemli ve geniş kitlelerin desteğiyle gerçekleştireceğini bildirmiştir. Bediüzzaman "BÜTÜN EHL-İ İMANIN MANEVİ YARDIMLARIYLA" sözleriyle, "TÜM MÜSLÜMANLARIN" ittifak halinde oluşturacakları birliğin Hz. Mehdi'nin bu görevdeki yardımcıları olacağını bildirmiştir.
Hz. Mehdi ve yardımcıları güçlerini Allah sevgisinden, iman coşkusundan alan cesur insanlar olacaktır. İmanlarının nuru tüm dünyanın aydınlanmasına vesile olacaktır. Tüm Müslümanların dahil olacağı böyle geniş çapta bir ittifakın desteği, Bediüzzaman'ın döneminde gerçekleşmiş değildir. Bediüzzaman'ın da müjdelediği gibi, bu geniş kitlenin manevi yardımları, ancak ahir zamanda Hz. Mehdi ile birlikte oluşacak ve onun üçüncü görevinin gerçekleştirilmesinde büyük bir rol oynayacaktır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin bazı münafık ayetleri ile ilgili şerhleri


YAHUT KURÂN’I KENDİSİ Mİ UYDURDU DİYORLAR? DOĞRUSU ONLARIN İMÂN ETMEYE NİYETLERİ YOKTUR. (TÛR SÛRESİ: 33)
Veyahut yalancı, vicdansız münâfıklar gibi, ’Kur’ân senin sözlerindir’ diye seni ittiham (itham) mı ediyorlar? Halbuki, tâ şimdiye kadar ’Muhammedü’l-Emîn’ diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imâna niyetleri yoktur. Yoksa, Kur’ân’ın âsâr-ı beşeriye (insanların eserleri) içinde bir nazîrini (benzerini) bulsunlar. Sözler » Sayfa: 350


2.

YOKSA SANA BİR TUZAK MI KURMAK İSTİYORLAR? FAKAT O KÂFİRLER TUZAĞA DÜŞECEK OLANLARIN TÂ KENDİLERİDİR.
 (TÛR SÛRESİ: 42)
Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münâfıklar, dessas (hileci) zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidâyetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir (sihirbaz) deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desîselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme (usanma). Belki daha ziyâde gayret et. Çünkü, onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta muvaffakıyetleri, muvakkattır (geçicidir) ve istidrâcdır (derece derece azaba yaklaşmaları için verilen nimetlerdir), bir mekr-i İlâhîdir (onların hilelerine karşılık Allah’ın düzeni, oyunudur).Sözler » Sayfa: 353

3.

((Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır.  (Bakara Sûresi: 2:9-10.))

Evvelen, münafıklığın birinci cinayeti olan aldatmaya ait  ... neticeleri nazara almak lazımdır.

BİRİNCİSİ: ALLAH’I KANDIRMAK GİBİ İMKANSIZ BİR ŞEYİN TALEBİNDE BULUNDUKLARI İÇİN AHMAK OLDUKLARI SÖYLENMİŞTİR.

İKİNCİSİ: MENFAAT NİYETİYLE KENDİLERİNE ZARAR DOKUNDURDUKLARI İÇİN KIT AKILLI SAYILMIŞ, AKILSIZ ADDEDİLMİŞTİR.

ÜÇÜNCÜSÜ: MENFAATİ ZARARLARDAN AYIRAMADIKLARI İÇİN CAHİL GÖRÜLMÜŞLERDİR.

DÖRDÜNCÜSÜ: HUYLARI PİS, SIHHATLERİNİN MADENİ HASTA, HAYAT KAYNAKLARI ÖLMÜŞ, VESAİRE GİBİ REZALETLERİYLE, REZİL EDİLMİŞLERDİR.

BEŞİNCİSİ: ŞİFANIN TALEBİYLE HASTALIKLARINI ARTIRDIKLARI İÇİN AŞAĞILANMIŞ, KÜÇÜK VE HOR GÖRÜLMÜŞLERDİR.

ALTINCISI: ELEMDEN DERTTEN, HÜZÜNDEN BAŞKA  BİRŞEYİ DOĞURMAYAN, NETİCE VERMEYEN KUVVETLİ BİR AZAPLA TEHDİT EDİLMİŞLERDİR.

YEDİNCİSİ: İNSANLARCA ALAMETLERİN EN ÇİRKİNİ OLAN YALAN SÖYLEME İLE TEŞHİR EDİLMİŞLERDİR.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Hz. İsa (as)'ın şahsı manevi değil, bir şahıs olarak geleceğini söylemektedir

Said Nursi hazretleri Risale-i Nur Külliyatında içinde bulunduğumuz ahir zamanda Hz. İsa (as)'ın ŞAHIS OLARAK yeniden dünyaya geleceğini, deccalin fitnesini etkisiz hale getireceğini, İseviliği dejenere olmuş düşünce ve inançlardan arındıracağını ve İseviliğin Müslümanlığa tabi olarak İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olacağını anlatmaktadır. Risale-i Nur'un hiçbir yerinde Hz. İsa (as)'ın şahsı manevi olarak geleceği söylenmemiştir. Üstad Hazretleri Osmanlıca, Arapça ve Türkçe'ye hakim çok güzel ve hikmetli anlatım üslubuna sahip bir kişidir. Eğer Hz. İsa (as)'ın şahsı manevisinin ahir zamanda görevli olacağını düşünse idi, bunu açık ve net olarak ifade ederdi. Ancak Kuran'a ve hadislere uygun olarak Bediüzzaman Hazretleri, Hz. İsa (as)'ın zatının bu yüzyılda dünyaya geleceğini söylemiştir. Hz. İsa bu yüzyılda gelecek, Hz. İsa (as)'a tabi olanların oluşturduğu bir şahsı manevisi olacak ve bu şahsı manevinin başında da Hz. İsa (as) bizzat bulunacaktır.
Said Nursi Hazretleri, Hz. İsa (as)’ın şahsından ZAT, CİSM-İ BEŞERİ, ŞAHIS gibi sıfatlarla bahsederek onun şahsı manevi değil bir beşer, bir insan olduğunu çok açık, aleni ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde defalarca ifade etmiştir:
1) ... sema-i dünyada (gökler aleminde) cesediyle (insani bedeniyle) BULUNAN VE HAYATTA OLAN HAZRET-İ İSA, belki âlem-i âhiretin (ahiret aleminin) en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme (büyük bir son) için ONA YENİDEN CESET GİYDİRİP (bedeniyle) DÜNYAYA GÖNDERMEK  O Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, sf. 60, Mektubat, 15. Mektup, 56-57)
2) ... Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad (birleşmeleri) neticesinde, dinsizlik cereyanına (akımına) galebe edip (galip gelip) dağıtacak istidadında (kabiliyette) iken ALEM-İ SEMAVATTA (gökler aleminde) CİSM-İ BEŞERİSİYLE (insani cismiyle, bedeniyle) BULUNAN ŞAHS-I İSA ALEYHİSSELAM O DİN-İ HAK CEREYANININ (hak dinin) BAŞINA GEÇECEĞİNİ bir Muhbir-i Sadık (doğru haber aktaran -Peygamberimiz (sav)'in sıfatlarından biri-), bir Kadir-i Külli Şey’in (herşeye muktedir olan Yüce Allah’ın) vaadine istinad ederek (dayanarak) haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem  KADİR-İ KÜLLİ ŞEY (herşeye muktedir olan Yüce Allah) VA’DETMİŞ ELBETTE YAPACAKTIR... (Mektubat, On Beşinci Mektup, s. 53-54)
3) ...ancak hârika ve mu'cizatlı (mucizeler sahibi) ve umumun makbulü (umumun kabul ettiği) BİR  ZAT olabilir ki: O ZAT, en ziyade alâkadar ve ekser (birçok) insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm'dır..... (Şualar, sf. 463)
4) Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle HAZRET-İ İSA'NIN SEMAVİ NUZULÜ (gökyüzünden inişi) kat'î (kesin) olmakla beraber... (Kastamonu Lahikası, sf. 80-82)
5) ... Hatta HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM’IN NUZULÜ (inişi) dahi ve KENDİSİ İSA ALEYHİSSELAM OLDUĞU, nur-u imanın (imanın ışığıyla) dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.” (Şualar, sf. 487)
6) ... HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM GELDİĞİ VAKİTherkes onun HAKİKİ İSA olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile ONU TANIR. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesinde herkes onu tanımayacaktır... (Mektubat, sf. 60)
7) ... İSA ALEYHİSSELAM'I NUR-U İMAN İLE TANIYAN VE TABİ' OLAN cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin (ruhani mücahidler cemaatinin) kemmiyeti (sayısı)....(Şualar, sf. 464)
8) İşte bu sırr-ı azîme (büyük sırra), Hazret-i Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki: HAZRET-İ İSA GELECEK, ÜMMETİMDEN OLACAK; aynı şeriatımla amel edecektir. (Sünuhat-tuluat-işârât, sf. 59)
9) ...bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın RİSAYETİ (LİDERLİĞİ) ALTINDA öldürecek (yok edecek)...(Mektubat, sf. 441)
10) Hattâ "HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM GELİR. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder, TABİ' OLUR." diye rivayeti, bu ittifaka (birleşmeye) ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine (Kur'an hakikatlerine uyulmasına, tabi olunmasına) ve hâkimiyetine işaret eder. (Şualar, sf. 587)

Bediüzzaman Hazretleri Türkiye'nin İslam aleminin lideri olacağını söylemiştir

Said Özdemir Ağabey'in Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili bir anısı:
        "Ben ise Hicaz’a gitmek istediğimi söyleyince ‘Niye?’ diye sordu. ‘Efendim’ dedim, ‘memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de’ dedim.

       
"KARDEŞİM’, DEDİ, ‘BEN ORADA OLSAM BURAYA GELİRDİM. ALEM-İ İSLÂM KAPISININ KİLİDİ TÜRKİYE’DİR. BU KİLİT BU KAPIYI ÂLEM-İ İSLÂM ÜZERİNE AÇAR. KAT’İYEN BURADAN GİTMEK İÇİN İZİN YOK’ DEDİ.

(Necmettin Şahiner, Son Şahitler)

Hz. Mehdi (a.s.)'in zuhuruna yönelik olarak Risalelerde yeri olmayan çok yanlış izahlar yapılmaktadır

Son dönemde bazı Nurcu kardeşlerimiz Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişi ile ilgili çok açık beyanlarına son derece yanlış yorumlar getirmektedirler. Bu yorumlar Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdiyet konusundaki açık ve net izahlarıyla alenen çelişmektedir. Üstelik Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde haber verdiği bilgilere de uygun değildir.

Özellikle Nur talebelerinin içindeki abilerden bazıları Üstad’ın Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili açık ve sarih izahlarını yanlış bir bakış açısıyla değerlendirmektedirler. Oysa Üstad Risalelerinde yer alan ifadelerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri ve büyük İslam alimlerinin görüşleri doğrultusunda yapmıştır. Ve açık bir şekilde Hz. Mehdi (as)'ın Hicri 1400'de yani içinde yaşadığımız çağda gelecek bir zat olduğunu anlatmıştır. Ancak söz konusu Nur talebeleri Üstadın son derece sarih izahlarını sanki müteşabihlermiş, anlaşılması zor ifadelermiş gibi değerlendirip tekrardan Üstad’ın sözlerini şerh etme cihedine gitmektedirler. Bu son derece büyük bir hata ve  Üstad’ın şahsına karşı yapılmış bir ayıptır. Üstad son derece hikmetli konuşan, Risalelerinde çok açık ve net ifadeler kullanarak olayları izah eden bir müceddiddir. Onun açıklamalarını tekrardan tefsir etmeye kalkmak, tefsirin tefsirini, şerhin şerhini yapmak gibi olur ki bu da hiç doğru bir yöntem olmaz.


1. HZ. MEHDİ (A.S) KİMSENİN TANIYIP ANLAMAYACAĞI BİR RUH DEĞİL, PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN HABER VERDİĞİ YÜZLERCE ALAMETİN ÜZERİNDE TECELLİ ETTİĞİ MÜBAREK BİR İNSANDIR >>>
2. HZ. İSA (A.S)'IN SADECE RUHUYLA GELECEĞİNİ SÖYLEYENLER YANILMAKTADIR, HZ. İSA (A.S) BEDENİYLE VE RUHUYLA BU YÜZYILDA YENİDEN YERYÜZÜNE GELECEKTİR >>>
3. HZ. MEHDİ (A.S.)’IN ÜÇ GÖREVİNİ SÖZDE 3 AYRI KİŞİNİN YAPACAĞI İDDASI TAMAMEN YANLIŞTIR >>>
4. RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDA ÜSTADIN İFADE ETTİĞİ “MEHDİ” VE “MEHDİ AL-İ RESUL” İFADELERİNİN SÖZDE BAŞKA BAŞKA KİŞİLERİ İFADE ETTİĞİ İDDİASI TAMAMEN YANLIŞTIR >>>
5. HZ. MEHDİ (A.S.)’IN, ÜSTAD’IN HAZIRLAMIŞ OLDUĞU ESERLERİ KENDİNE BİR PROGRAM EDİNMESİ NEDENİYLE İŞİNİN GÜYA ÇOK KOLAY OLACAĞI BU NEDENLE ASIL ÜSTAD’IN HZ. MEHDİ (A.S.) OLDUĞU İDDİASI TAMAMEN YANLIŞTIR >>>
6. RİSALELERİN RUHUNA TERS DÜŞEN TEVİLLER YAPMALARI, BAZI NURCU KARDEŞLERİMİZİN, ÜSTAD’I VE RİSALELERİ GEREKTİĞİ GİBİ ANLAYAMADIKLARINI GÖSTERMEKTEDİR >>>
7. ÜSTAD HZ. MEHDİ (A.S.)’A DERİN BİR SEVGİ VE SAYGIYLA BAĞLIDIR, ONUN ÖNCÜ BİR ASKERİ VE YARDIMCISIDIR >>>
8. PEYGAMBERİMİZ (SAV) HZ. MEHDİ (AS)'IN HEM ÇIKIŞ TARİHİNİ VE ALAMETLERİNİ, HEM AHLAKINI VE FİZİKSEL ÖZELLİKLERİNİ, HEM İSMİNİ ÇOK DETAYLI OLARAK TARİF ETMİŞTİR >>>

Risalelerde ''Bir Asır Sonra Gelecek Mehdinin Talebeleri'' ifadesini Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hicri 1400 de zuhur edecek olan Hz. Mehdi (a.s.) ve talebeleri için kullanmıştır


...Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayılsa BUNDAN BİR ASIR SONRA ZULÜMATI DAĞITACAK ZATLAR İSE, HAZRET-İ MEHDİ'NİN ŞAKİRTLERİ OLABİLİR.” ...
(Şualar, 1. Şua, s. 605)
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 90)


Bediüzzaman bu sözünde “BUNDAN BİR ASIR SONRA” ifadesiyle açık bir şekilde içinde bulunduğu dönemden bir asır yani yüz yıl sonrasına dikkat çekmektedir. Ayrıca üstad, bundan bir asır sonra Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerinin, çok müthiş ve etkili bir tebliğ faaliyeti ile dünyada o güne kadar hakimiyet sağlamış olan Darwinizmi, komünizmi, materyalizmi tam olarak susturacaklarına özel dikkat çekmiştir.

Ne Mevlana Halid Hazretleri’nin ne de Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin dönemlerinde böyle büyük ve etkili bir anti deccali faaliyet söz konusu olmamış, ancak hicri 1400 de zuhur edecek olan Hz. Mehdi (a.s.)’a ortam hazırlayacak onun çalışmalarına yardımcı olacak ön çalışmalar yapılmıştır. Sonuç olarak “zulumatı dağıtacak” yani deccali sistemi tam olarak susturacak şekilde etkili bir faaliyet ve sonuç ne Mevlana Halid’in yaşadığı hicri 1200’lerde ne de Üstad’ın yaşadığı hicri 1300’lerde elde edilememiştir.

1.    Mevlana Halid Hazretleri de, Üstad Bediüzzaman Hazretleri de Mehdi (a.s.)’ın diyanet, saltanat ve siyaset aleminde yapacağı üç görevini toplu olarak yapamamışlar, ancak bu görevlerden birini bir cihette yerine getirerek “bir nevi Mehdi” ünvanıyla şereflenmişlerdir. Oysa ahir zamanın büyük Mehdisi bu üç görevi bir arada yerine getirmek suretiyle kendine kadar gelen müceddidlerden ayrılacak ve “en büyük müctehid (İhtiyaç hâsıl olduğunda âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) , ve kutb-u azam (yani gelmiş geçmiş en büyük mürşid) olma” ünvanıyla şereflenecektir.

2.    Mevlana Halid ve Bediüzzaman Hazretleri’nin yaşadıkları yüzyıllarda Türk İslam Birliği kurulmamıştır. Oysa Üstad Hz. Mehdi (a.s.)’ın önemli bir vazifesinin de Türk İslam birliğini kurmak yani büyük bir manevi birlik oluşturmak olduğunu ifade etmiştir.

O zatın (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi (İslam halifeliği) ittihad-ı İslâma (İslam birliğine) bina ederek,....
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9-11)



İkinci vazifesi : Hilafet-i muhammediye (a.s.m.) ünvanı ile şeair-i islamiyeyi (İslama ait değerleri) ihya etmektir. Alem-i islamın (İslam aleminin) VAHDETİNİ (birliğini) nokta-i istinad edip (dayanak noktası edinip), beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gazab-ı ilahîden (beladan) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri (hizmetkarları), milyonlarla efradı (efradı) bulunan ordular lazımdır


Üstad, “İttihad-ı İslam’a bina ederek” ve “Alem-i islamın (İslam aleminin) VAHDETİNİ (birliğini) nokta-i istinad edip (dayanak noktası edinip), beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gazab-ı ilahîden (beladan) kurtarmaktır.” sözleri ile Hz. Mehdi (a.s.)’ın Türk İslam birliğini tesis ederek büyük bir manevi birlik kuracağını belirtmiştir.
Oysa Mevlana Halid ve Said Nursi Hazretleri’nin dönemlerinde Türk ve müslüman devletler bölünmüşlük, ayrılık, kavga, anlaşmazlıklar ve karışıklıklar içinde birbirlerinden uzaklaşıp bir kısmı da birbirine yabancılaşmışlardır.

3.

O zatın üçüncü vazifesi, ..., İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9-11)


Ne Üstad ne de Mevlana Halid dönemlerinde, Hıristiyanlarla ittifak sağlanmamış, Hiristiyanların Müslüman olması gibi Mehdi (a.s.) döneminde gerçekleşeceği Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleriyle de açıklanmış bir durum gerçekleşmemiştir. Ayrıca en önemlisi onların dönemlerinde İsa (a.s.) nüzul etmemiştir. Ne Mevlana Halid Hazretleri ne de Üstad Said Nursi Hazretleri Hz. İsa (a.s.)’ı görmemişler ve ona namazda imamlık yapmamışlardır. Oysa Hz. Mehdi (a.s.) Hz. İsa (a.s.)’a namazda imamlık yapacak ve bu büyük olayla Hz. Mehdi (a.s.) tanınacaktır.

Bunun dışında Üstad’ın Hz. Mehdi (a.s.)’ın kendisinden yüzyıl sonra geleceğine dair başka sözleri de mevcuttur. Bediüzzaman, Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsederken özenle kendisinden yüz sene sonra geleceğine dikkat çekmektedir. Mesela bir sözünde;

“…bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum. ... (Kastamonu Lahikası, s. 61-62)


ÜSTAD BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ BU İFADESİNİ, 1936 (HİCRİ 1354) YILINDA YAZDIĞI KASTAMONU LAHİKASI'NDA BELİRTMİŞTİR. BU TARİHLER HİCRİ 1300’LERE DENK GELMEKTEDİR. ÜSTAD’IN “BİR ASIR SONRA...” ŞEKLİNDE İFADE ETTİĞİ 100 YIL SONRASI İSE HZ. MEHDİ (A.S.)’IN ZUHUR ETTİĞİ HİCRİ 1400’E DENK GELMEKTEDİR.

Üstad Kastamonu Lahikası’ndaki bu sözünde “bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki,…” ifadesindeki “bu zamanda” vurgusuyla özellikle kendi yaşadığı hicri 1300’e dikkat çekmiştir. Bu ifadesinde kendisinden bir asır önce yaşamış olan Mevlana Halid Hazretleri’nden hiçbir şekilde bahsetmemiştir. Ardından da kendi yaşadığı bu dönemden bir asır yani yüz yıl sonrasında gelecek olan bir kişiye, bir zat-ı muhtereme dikkat çekmiştir. Hatta kendisinden bir asır sonrasına dikkat çekerken yine yanlış anlamalara mahal vermeyecek şekilde “...Hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat DAHİ BU ZAMANDA GELSE… ifadesini kullanarak bahsettiği bir asırlık dönemin kendisinden sonraki yüzyıl olduğuna yeniden vurgu yapmıştır.
 

Risale-i Nur Külliyatı'nda Üstadın ifade ettiği ''Mehdi'' ve ''Mehdi Al-i Resul'' ifadelerinin sözde başka başka kişileri ifade ettiği iddiası tamamen yanlıştır

Şu da çok önemlidir ki, bazı nur talebeleri diğer yandan Üstad’ın Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsederken kullandığı Mehdi ve Mehdi Al-i Resul kavramlarını da  birbirinden ayrılarmış gibi gösterme gayreti içine girmişlerdir. Mehdi sıfatının Mehdi Al-i Resul sıfatından sözde daha düşük bir makamı ifade ettiğini çünkü Üstad’ın bahsettiği Mehdi Al-i Resul’de geçen Resul ifadesinin eser verilen anlamında olduğunu bu nedenle de İmam Rabbani Hazretleri, Geylani Hazretleri, Mevlana Halid ve Üstad Hazretleri gibi eser sahibi müceddidleri ifade ettiğini iddia etmektedirler. Ahir zamanın Mehdisi’nin ise sözde Üstad’ın hazırladığı eserlerden yararlanması nedeniyle eser sahibi olamayacak dolayısıyla Mehdi Al-i Resul’de olamayacaktır.

Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadis-i şeriflerde Hz. Mehdi (a.s.)’ın elinde kendi hazırladığı büyük eserlerinin olacağı ve inkar edenlere karşı bu dev eserlerle fikri bir mücadele vereceği bildirilmiştir:


Ben esfarla (büyük kitaplarla) mücadele etmedikçe dünya gitmez (kıyamet kopmaz) ... Onlarla fikri mücadele yapmak üzere, Allah yolunda savaşan, laimin (başkasını kötüleyenin) levminden (çekiştirmesinden) çekinmeyen, Müminlerin seçkinlerinden olan ehli Hicaz yola çıkacaktır ve Kostantiniyye ile Rumiye (Roma)’yı tesbih ve tekbirle feth edeceklerdir… O şehrin surları bir bir yıkılacaktır ...” (İbni Mace ve Hakim)


Yine İmam Sadık (r.a.)’dan aktarılan bir hadis-i şerifte de Hz. Mehdi (a.s.)’ın üzerinde altın yaldızlı mühür bulunan kitaplarıyla büyük bir tebliğ faaliyeti yapacağı bildirilmiştir:

İmam Sadık diyor ki: Kaim (Hz. Mehdi (a.s.)) belli bir giysi giydiğinde Peygamber'in (s.a.v.) altın mühürle mühürlenmiş mektubunun (kitabının) mühürünü çıkartarak (kapağını açarak), insanlara yüksek sesle okuyacaktır." (Bihar'ül Envar, c. 52, s.326) 


Eğer bu mantık söz konusu olsaydı, Üstad’ın kendisinden önce gelen Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin, İmam Rabbani Hazretleri’nin, Mevlana Halil-i Bağdadi Hazretleri’nin ve kendisinin bu üç görevi tek tek yerine getirmek suretiyle Ahir zamanın büyük Mehdisi’ni oluşturduklarını Risalelerde ifade etmiş olması gerekirdi. Oysa tam aksine Üstad Ahir zamanın büyük Mehdisi zuhur ettiğinde kendisinin vefat etmiş olacağını, Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerini kabrinden seyredip Allah'a şükredeceğini ifade etmiştir:


... TÂ AHİR ZAMANDA, HAYATIN GENİŞ DAİRESİNDE, ASIL SAHİPLERİ, YANİ MEHDÎ VE ŞAKİRTLERİ CENAB-I HAKKIN İZNİYLE GELİR, O DAİREYİ GENİŞLETTİRİR VE O TOHUMLAR SÜMBÜLLENİR. BİZLER DE KABRİMİZDE SEYREDİP ALLAH’A ŞÜKREDERİZ. Kastamonu Lahikası, Sayfa 72, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 258, Hizmet Rehberi, Sayfa 267, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 153)

Yine Hz. Mehdi (a.s.) için kendisinden sonraki bir dönemde zuhur edeceğini ifade eden onlarca ifadesi de Risalelerde yer almaktadır.

Hz. Mehdi (a.s.)'ın üç görevini sözde 3 ayrı kişinin yapacağı iddiası tamamen yanlıştır

Nurcu kardeşlerimizden biri; Üstad’ın Ahir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi (a.s.)’ın yapacağı üç büyük görevi ile ilgili açıklamasını son derece çarpıtarak tefsir etmektedir. Üstad’ın bu ifadelerinde Ahir zamanda sözde üç tane Hz. Mehdi (a.s.) geleceğini ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın diyanet, siyaset ve saltanat aleminde yapacağı üç büyük görevini ayrı ayrı bu kişilerin yerine getireceklerini söylediğini iddia etmektedir. Ancak bu açıklaması Nurcu kardeşimizin çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu göstermektedir. Üstad, Risalelerin hiçbir yerinde üç vazifeyi ayrı ayrı yapacak 3 ayrı Mehdi olacağı gibi bir mantıktan bahsetmemiştir.

Aksine Üstad, Emirdağ Lahikası’nda Ahir zamanın büyük Mehdisinin üç büyük vazifesi olacağını, bu üç vazifeyi bir arada yapabilme gücünde ve iktidarında olması nedeniyle de kendisine “Ahir Zamanın büyük Mehdisi” ünvanı deneceğini ifade etmiştir:


Mehdî’nin üç vazifesi

Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi (talebesi), çokların namına (başkaları adına) benden sordu ki: "Nurun halis ve ehemmiyetli bir kısım şakirdleri, pek musırrane (ısrarla) olarak ahirzamanda gelen al-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar.

Sen de bu kadar musırrane (ısrarla) onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’î (kesin) bir hüccet (delil) var ve sen de bir hikmet ve hakikata binaen onlara muvafakat (müsaade) etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, her halde hallini istiyoruz."

Ben de bu zatın temsil ettiği çok mesaillere (meselelere) cevaben derim ki: O has Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tabir ve te’vil lazım.

Birincisi: ÇOK DEFA MEKTUPLARIMDA İŞARET ETTİĞİM GİBİ, MEHDÎ AL-İ RESÛLÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSÎ (mukaddes) CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVÎSİNİN ÜC VAZİFESİ VAR. EĞER ÇABUK KIYAMET KOPMAZSA VE BEŞER BÜTÜN BÜTÜN YOLDAN ÇIKMAZSA, O VAZİFELERİ ONUN CEMİYETİ VE SEYYİDLER CEMAATİ YAPACAĞINI RAHMET-İ İLAHİYEDEN BEKLİYORUZ. VE ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK:

Birincisi : FEN VE FELSEFENİN TASALLUTİYLE (TESİRİYLE) VE MADDİYYUN VE TABİİYYUN TAUNU BEŞER İÇİNE İNTİŞAR ETMESİYLE, HER ŞEYDEN EVVEL FELSEFEYİ VE MADDİYYÛN (MATERYALİZM, DARWİNİZM VE ATEİZM SALGINI), FİKRİNİ TAM SUSTURACAK BİR TARZDA ÎMANI KURTARMAKTIR. EHL-İ ÎMANI DALALETTEN MUHAFAZA ETMEK (İMAN EDENLERİ SAPKINLIKTAN KORUMAK) ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat (tetkikler) ile meşguliyeti iktiza ettiğinden (gerektirdiğinden), Hazret-i Mehdî’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. HERHALDE O VAZİFEYİ ONDAN EVVEL BİR TAİFE BİR CİHETTE GÖRECEK. O ZAT, O TAİFENİN UZUN TETKİKATI (tetkikleri) İLE YAZDIKLARI ESERİ KENDİNE HAZIR BİR PROĞRAM YAPACAK, ONUN İLE O BİRİNCİ VAZİFEYİ TAM YAPMIŞ OLACAK. BU VAZİFENİN İSTİNAD ETTİĞİ (dayandığı) KUVVET VE MANEVÎ ORDUSU, YALNIZ İHLAS VE SADAKAT VE TESANÜD SIFATLARINA TAM SAHİP OLAN BİR KISIM ŞAKİRDLERDİR. NE KADAR DA AZ OLSALAR, MANEN BİR ORDU KADAR KUVVETLİ VE KIYMETLİ SAYILIRLAR.
İkinci vazifesi : HİLAFET-İ MUHAMMEDİYE (A.S.M.) ÜNVANI İLE ŞEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslama ait değerleri) İHYA ETMEKTİR. ALEM-İ İSLAMIN (İslam aleminin) VAHDETİNİ (birliğini) NOKTA-İ İSTİNAD EDİP (dayanak noktası edinip), BEŞERİYETİ MADDÎ VE MANEVÎ TEHLİKELERDEN VE GAZAB-I İLAHÎDEN (BELADAN) KURTARMAKTIR. BU VAZİFENİN, NOKTA-İ İSTİNADI VE HADİMLERİ (HİZMETKARLARI), MİLYONLARLA EFRADI (EFRADI) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR.

Üçüncü vazifesi : İNKILABAT-I ZAMANİYE (ZAMANA BAĞLI DEĞİŞİMLER) İLE ÇOK AHKAM-I KUR’ANİYENİN (KURAN'IN HÜKÜMLERİNİNİ) ZEDELENMESİYLE VE ŞERİAT-I MUHAMMEDÎYENİN (A.S.M.) KANUNLARI BİR DERECE TATİLE UĞRAMASIYLA O ZAT, BÜTÜN EHL-İ ÎMANIN MANEVÎ YARDIMLARIYLA VE İTTİHAD-I İSLAMIN (İSLAM BİRLİĞİNİN) MUAVENETİYLE (YARDIMIYLA) VE BÜTÜN ULEMA VE EVLİYANIN VE BİLHASSA AL-İ BEYTİN NESLİNDEN HER ASIRDA KUVVETLİ VE KESRETLİ (KALABALIK) BULUNAN MİLYONLAR FEDAKAR SEYYİDLERİN İLTİHAKLARIYLA (KATILIMLARIYLA) O VAZİFE-İ UZMAYI (ÇOK BÜYÜK GÖREVİ) YAPMAYA ÇALIŞIR.

Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı, tahkikî (doğruluğunu ispat ederek) bir surette umuma ders vermek, hatta avamın da îmanını tahkikî yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici (doğru yolu gösterici) manasının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur Şakirtleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir, diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdî telakki (kabul) ediyorlar. O ŞAHS-I MANEVÎNİN DE BİR MÜMESSİLİ, NUR ŞAKİRDLERİNİN TESANÜDÜNDEN GELEN BİR ŞAHS-I MANEVÎSİ VE O ŞAHS-I MANEVÎDE BİR NEVİ MÜMESSİLİ OLAN BÎÇARE (ZAVALLI) TERCÜMANINI ZANNETTİKLERİNDEN, BAZAN O İSMİ ONA DA VERİYORLAR. GERÇİ BU, BİR İLTİBAS(KARIŞTIRMA) VE BİR SEHİVDİR (YANLIŞLIKTIR), fakat onlar onda mes’ul değiller. Çünkü ziyade hüsn-ü zan, eskidenberi cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temennî ve Nur Talebelerinin kemal-i itikadlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hatta eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinden Risale-i Nur’u aynı o ahirzamanın hidayet edicisi olduğu, diye keşifleri bu tahkikat ile te’vili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var, te’vil lazımdır.

Birincisi: AHİRDEKİ İKİ VAZİFE, GERÇİ HAKİKAT NOKTASINDA BİRİNCİ VAZİFE DERECESİNDE DEĞİLLER, fakat hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslam ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslamiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor; ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder; belki de bir hodfüruşluk manasını hatıra getirir; belki bir şan, şeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskidenberi ve şimdi de çok safdil ve makamperest zatlar "Mehdî olacağım," diye dava ederler. GERÇİ HER ASIRDA HİDAYET EDİCİ BİR NEVİ MEHDÎ VE MÜCEDDİD GELİYOR VE GELMİŞ, FAKAT HERBİRİ ÜÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ BİR CİHETTE YAPMASI İTİBARİYLE, AHİRZAMANIN BÜYÜK MEHDÎ ÜNVANINI ALMAMIŞLAR...
Emirdağ Lahikası-1, sf. 231-232


Üstad’ın; Hz. Mehdi (a.s.)’ın üç görevi bir arada yapacağını ifade ettiği bu sözü tekrardan şerh edilmeye ya da tefsir edilmeye gerek bıraktırmayacak kadar açık ve sarihtir. Ayrıca Üstad bu sözünde, Ahir zamanın büyük Mehdisinin zuhur edeceği hicri 1400 yılından önce de, bu görevlerden birini bir cihette yapan mehdilerin geldiğini de ifade etmektedir. Ancak onlara; “bir nevi Hz. Mehdi (a.s.)  ve müceddid” şeklinde hitap etmektedir. Eğer bazı Nur talebelerinin iddia ettikleri gibi Ahir zamanın büyük Mehdisi üç görevi, bir arada değil de sadece tek bir alanda yapacak olsaydı Üstad diğer müceddidlere hitap ettiği gibi Hz. Mehdi (a.s.)’a da “bir nevi Mehdi” sıfatını verir ve kendisinden Risale boyunca bu şekilde bahsederdi. Oysa Hz. Mehdi (a.s.) için Üstad; “Ahir Zamanın büyük Mehdisi” ifadesini kullanmakta ve böyle hitap etmesinin nedeni olarak da onun üç vazifeyi  bir arada yapacak olmasını göstermektedir:
Ayrıca Üstad’ın Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsettiği diğer ifadelerinde onun farklılığını ifade etmek için  “O büyük zat” “Başkumandan”, Mehdi Al-i Resul, ”EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD, HEM EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD, HEM HAKİM, HEK MEHDİ, HEM MÜRŞİD, HEM KUTB-U AZAM, “Ahir Zamanda gelecek bir müceddid-i ekber”, “Acip şahıs”, “HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT”, 1400 sene sonra gelecek bir HAKİKAT” gibi hitaplar kullanması da Hz. Mehdi (a.s.)’ı önceki yüzyıllarda gelmiş ancak tek bir cihette vazife yapmış diğer mübarek insanlardan makam olarak ayırdığını gösteren diğer delillerdendir.

Risalelerin ruhuna ters düşen teviller yapmaları, bazı Nurcu kardeşlerimizin, Üstad'ı ve Risaleleri gerektiği gibi anlayamadıklarını göstermektedir

Şu da çok önemlidir ki; söz konusu Nur talebeleri Üstad’ın Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) hakkındaki son derece açık ve net olan izahlarına çok farklı izahlar getirerek kendi aralarında farklı cepheler de oluşturmaktadırlar. Ancak bu durumlarıyla, aslında hem Üstad’ı hem de Risaleleri gerektiği gibi anlayıp kavrayamadıklarını ortaya koymaktadırlar. Çünkü kendi aralarında farklı gruplara ayrılan Nurculardan kimi, Üstad Hz. Mehdi (a.s.)’dı demekte, kimi Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) için; daha önce geldiler ve vefat ettiler demekte bir kısmı da ikisi de vefat ettiler ruhları dabbet-ül Arz’da toplandı ve şu an vazifede demekte, kimi Hz. Mehdi (a.s.) Risalelerdir derken bir kısmı da Hz. Mehdi (a.s.) görünmez çünkü şahsı manevidir demekte, kimi Hz. İsa (a.s.) da, Hz. Mehdi (a.s.) da şahsı manevidirler demekte en son olarak da tüm bu fikirlerin hepsini bir kenara bırakarak; “Ahir zamanda tek bir Mehdi değil üç ayrı Mehdi çıkacak aynı anda zuhur edecekler, bir tanesi siyaset, bir tanesi diyanet bir tanesi de saltanat aleminde görev yapacaklar” gibi son derece yanlış bir görüşle ortaya çıkmaktadır. Oysa ortaya konan tüm bu mantıklar hem ilgili kişiler hem de aynı düşünceyi savunan diğerleri açısından çok büyük bir utanç vesilesidir. Çünkü ortaya attıkları bu iddiaların tamamı Risalede yazılanlarla kesin olarak çelişmekte, Risalelerin ruhundan kopuk, Üstad’ın düşüncelerinden uzak, yanlış anlayışları içermektedir.

Sırf Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu yüzyılda bir şahıs olarak geleceklerini kabullenmemek, onların gelip geçtiklerini söylemek, mehdiyet konusunu bir itibar konusu gibi görmek ya da Üstad’a karşı manevi bir koruma hissini ayakta tutmak için, -Üstad’ı tenzih ederiz- onu yalancı konumuna sokan, son derece açık olan ifadelerini, ancak şerh edilerek anlaşılabilecek karmaşık, anlaşılmaz, müteşabih izahlarla dolu ifadeler gibi gösteren bir zihniyet tehlikelidir.

Mektubat


... HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM GELDİĞİ VAKİT, herkes ONUN HAKİKÎ ÎSA, olduğunu bilmek lâzım değildir. ONUN MUKARREB VE HAVASSI (derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile ONUTANIR. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesinde HERKES ONU TANIMAYACAKTIR... (Mektubat, s. 60)

 
Bediüzzaman, ikinci kez yeryüzüne gelişinin ilk yıllarında Hz. İsa'yı tanıyabilecek insanların sayısının çok az olacağını bildirmiştir. Buna göre, ancak yakın çevresi ve derin iman sahibi talebeleri Hz. İsa'yı imanlarının nuru ile tanıyabilecek, fakat toplumun geneli onun açıkça Hz. İsa olduğunu bilmeyecektir.
Bediüzzaman burada kullandığı "HZ. İSA ALEYHİSSELAM GELDİĞİ VAKİT" sözleriyle birkaç önemli konuya açıklık kazandırmaktadır. Bediüzzaman "GELDİĞİ VAKİT" ifadesiyle öncelikle Hz. İsa'nın "KESİN OLARAK GELECEĞİNİ" müjdelemektedir. "GELME" fiiliyle ise Bediüzzaman Hz. İsa'nın "manevi bir varlık" olmadığını "BİR ŞAHIS" olduğunu açıklamaktadır. Bir şahs-ı manevinin "gelmesi" söz konusu değildir. Bir şahs-ı manevi ancak "oluşabilir". "GELME" eylemi "bir insanın yapabileceği bir fiil"dir. Bediüzzaman da bu sözleriyle bu önemli farkı vurgulamakta ve Hz. İsa (a.s)'ın bir şahıs olarak yeryüzüne geleceği konusuna kesinlik kazandırmaktadır.
Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz alemini (yer ile gök arasındaki alemi) bulutlarla doldurup boşalttığı gibi bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder (dindirir) ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini (örneğini) ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden KADİR-İ ZÜLCELAL (herşeye muktedir olan Yüce Allah) HZ. MEHDİ İLE DE, ALEM-İ İSLAM'IN (İslam aleminin) ZULÜMATINI (zulüm devrini, karanlığını) DAĞITABİLİR. VE VA'DETMİŞTİR VAADİNİ ELBETTE YAPACAKTIR. (Mektubat, s. 411-412)

Bediüzzaman, Celal ve Kudret sahibi olan Rabbimiz'in, Hz. Mehdi ile dinsizlik ve zulüm devrini ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Rabbimiz'in, yer ile gök arasındaki tüm alemi bulutlarla bir dakika içinde doldurup boşalttığı, bir saniyede denizin fırtınalarını durdurduğu ve bahar mevsiminde bir saatte yaz mevsiminin örneğini ve yazın da bir saatte kış fırtınasını yarattığı gibi, bu olayı da hemen gerçekleştirmeye kadir olduğunu hatırlatmıştır. Bediüzzaman, Allah'ın bu vaadinin hak olduğunu ve vaadini mutlaka gerçekleştireceğini ifade etmiştir.
Hz. Mehdi Allah'ın izniyle İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı zulüm ve zorluklara son vermekle görevli kişi olacak ve çalışmalarıyla tüm dünya çapında etkili olacaktır. Ancak böylesine tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek bir durum ne Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemde ne de daha önce gerçekleşmemiştir. Bediüzzaman'ın döneminde bu zulüm devam etmekteydi; komünizm dahi henüz yıkılmamış durumdaydı. Müslümanlara  yapılan zulüm ise tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmekteydi. Çok yakın tarihe kadar Bosna'da, günümüzde hala Keşmir'de, Moro'da, Filistin'de ve daha dünyanın birçok yerinde Müslümanların en temel haklarının bile elinden alındığı, haksız yere öldürüldükleri bilinmektedir.
Dolayısıyla Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemde zulüm ve esaretin ortadan kaldırılması hiçbir şekilde söz konusu olmamıştır. Hatta Bediüzzaman'ın bizzat kendisi bu şartlar nedeniyle hayatının çok büyük bir bö